Bu sayfadasın: Anasayfa Söyleşiler Kadınlığın Öykü Hali

Söyleşi Kadınlığın Öykü Hali

Kadınlığın öykü hali

Zeynep Böncüoğlu Candır

Sait Faik Hikâye Armağanı'nı alan Ayşe Sarısayın'la Yorgun Anılar Zamanı'nı oluşturan öykülerin kahramanlarını, izleklerini, biçimsel özelliklerini konuştuk.

Kadınları çok iyi çözümleyen erkek yazarlara hayran olduk hep; oysa zor olan karşı cinsi çözmek değil, dönüp kendini tanımaktı. Taksim'de şirin bir cafe'nin üst katında Ayşe Sarısayın' yazarla söyleşeceğime göre, o öyküleri didik didik etmek gerekiyordu, aklımda ne varsa sormalıydım ona. Güler yüzlü yazarı karşıladım, kalp atışlarımın normale dönmesiyle birlikte güler yüzle söyleşmeye başladık.


Yorgun Anılar Zamanı, beşi "Yalnızlık Çeşitlemesi" başlığı altında olmak üzere toplam on öyküden oluşuyor. Bunlar, Türk toplumunda yaşayan, çeşitli kesimlerden kadınların öyküleri. Bu, benim okur olarak gördüğüm şey. Siz yazar olarak bu seçimi bilinçli yapmadığınızı söylüyorsunuz. Yazmak istediğinizde, tesadüfen mi "kadın" oldu tüm malzemeniz? 

Genelde bu öyküler hep "kadın öyküleri"olarak adlandırıldı. Sanırım kadınların iç dünyaları bana daha yakın geldiği ve"kadınlık halleri"bana daha fazla uzanabildiği için yazdım bu öyküleri. Yoksa bilinçli olarak, çeşitli kadın tipleri seçip "kadın öyküleri" yazmak için yola çıkmadım. Kadınlara, çevresiyle ve iç dünyasıyla bir bütün olarak bakmaya çalıştım. Sevgilisiyle, babasıyla, cinselliğiyle, sıkışmışlığıyla... Belki dünyaya ve çevreye "bakış",  kadının penceresinden  yansıyor öykülere.


Kitaptaki ilk beş öykü, "Yalnızlık Çeşitlemesi"adı altındaki son beş öyküden çok ayrı duruyor. İlk beş öyküde birinci tekil şahıs anlatıcı kullanılmış ve anlatıcı kadınlar isimsiz; oysa"Yalnızlık Çeşitlemesi"nde, bir öykü hariç,  üçüncü tekil şahıs anlatıcı kullanılmış, öyküler arası bağlantılar var, kişiler aynı ve anlatıcıların isimleri, kim oldukları belli. Niçin"Yalnızlık Çeşitlemesi" ni bir roman olarak kurgulamadınız?

"Yalnızlık Çeşitlemesi" bölümünden, "Ufukta Tek Kurşun" adlı öyküyü yazmıştım ilk olarak. O öyküyü yazarken, bir şeylerin eksik kaldığı duygusu vardı içimde, öteki öykülerdeki tipler ve olaylar da "serseri"bir biçimde zihnimde dolaşıyordu...


Yazarken birbirini tetikliyor galiba düşünceler...

Kesinlikle doğru.  Ardından da,  "Neden çevrede uçuşanlar da birer öykü olmasın?" diye düşündüm. "Ufukta Tek Kurşun" daki kadının iç dünyasını açabilmek için, çevresindeki kişi ve olaylara da değinmek gerekiyordu. Sonuçta birbirinden bağımsız okunduğunda bir anlam içeren, ama art arda okunduğunda da  bütünlük oluşturabilecek bir öykü dizisi oluşturmayı hedefledim. Bir roman konusu da olabilirdi belki, ama şimdilik öykü ortamı daha çekici geliyor bana.


Öykülerinizde çok akıcı, yalın bir dil kullanılıyor ve özgürlüklerini, cinselliklerini, aşklarını; hayatlarını yaşayamayan, kimliği bastırılmış kadınları anlatıyorsunuz. Bütün bunlar aslında toplumumuzdaki kadınların hallerini yansıtıyor. Bu ülkede hangi kadın öykülerinizi okusa, rahatça anlayabilir ve kendini bu öykülerdeki bir kişi ya da olaya yakın hissedebilir diye düşünüyorum. Kendinizi feminist akıma ne kadar yakın hissediyorsunuz?

Bunlar galiba evrensel sorunlar, ama özellikle toplumumuzdaki geleneksel yapı nedeniyle daha da belirgin. Bizler, toplumun farklı ve "şanslı" bir kesiminde yaşayan "özgür kadınlar" olsak da, genelde pek bir şey değişmiyor. Kadının ruhu kolay kolay özgürleşemiyor, geleneksel bir bastırılmışlık var. Yine de  kendimi feminist olarak niteleyemiyorum. "Feminist"  demek yerine, "tüm sorunlara olduğu gibi, kadın sorunlarına da duyarlı olmaya çalışıyorum"demek daha doğru belki; çünkü bir akımdan söz ettiğinizde bir şeyler eksik kalıyor gibi geliyor bana. Erkeklerin de kuşatılmışlıkları, bastırılmışlıkları var mutlaka, ama ben kadınların sorunlarına daha yakın hissediyorum kendimi.


On öykünüze de "flash-back"tekniği dediğimiz geçmişe dönüşler hâkim. Anlatımınızda kronolojik bir sıra takip etmiyorsunuz.

Bunu bilinçli bir şekilde seçmedim aslında. Etkilendiğim durumlar, beni bir şekilde geçmişe götürebiliyor. Örneğin, yaşlı bir kadın, bana neredeyse kırk yıl önce kaybettiğim anneannemi hatırlatıveriyor bir anda. Geri dönüşler, iç konuşmalar, iç hesaplaşmalar çoğumuzun günlük yaşam içinde, ara sıra da olsa yaptığı şeyler. Galiba, ben bu geri dönüşleri sıkça yaşayan biriyim ve bu özelliğim, yazdıklarıma da yansıdı ister istemez.


Olay merkezli olduğu için öykü türünde karakterlerin psikolojik analizlerini yapmak çok zordur. Öykülerinizde ayrıntılı analizler olmasa da anlatıcı kadınların sürekli çocukluklarına döndüklerini görüyoruz. Bu yüzden neredeyse her öyküde "kız çocuğu" figürü var. Çocuklukta yaşanan olayların bireyi etkilemesi, şekillendirmesi üzerinde duruyorsunuz. Özellikle "Gökyüzü Masalları", "Atları da Vururlar", "İki Ters İki Yüz", "Maçka Palas" adlı öykülerde çocukluğa duyulan özlem söz konusu. Erkek karakterlerin birinin son derece çocuksu, birinin de çocuk-erkek gözlü olarak çizilmesi dikkat çekiyor. Neden çocukluk meselesi bu kadar baskın?

Çocukluğun insan yaşamındaki en önemli dönem olduğuna inanıyorum. Çocuklukta yaşanılanların, insanın tüm hayatını yönlendirdiği zaten bilimsel bir gerçek.  Çocukluktaki önemli yaralar, tüm bir yaşamı etkileyebiliyor. Hem yalnızca acılar, yaralar olarak düşünmemek gerekir, yaşanan tüm "ilk"ler de aynı şekilde önemli. Örneğin "Maçka Palas" öyküsündeki çocuğun, o evde süslü kamışlarla gazoz içmesi bir "ilk"tir. Çocuk süslü bir kamışla ilk kez karşılaştığı yeri de unutmaz,  yıllarca taşır içinde farkında olmasa da. Bir de çocukların çevreyi algılama biçimleri ve inanılmaz boyuttaki hayal dünyaları da çok ilginç geliyor bana. 


Öykülerinizde maddi sıkıntı çeken kadınlar var. Örneğin, "Gökyüzü Masalları"nda dikiş dikerek çocuğuna bakmaya çalışan bir anne,"İki Ters İki Yüz";de kocası tarafından çalışması istenmeyen, yine de örgü örerek para kazanmaya çalışan bir kadın, "Maçka Palas"ta önceden maddi durumu çok iyiyken boşanınca maddi sıkıntı çeken Meserret Teyze, "Yalnızlık Çeşitlemesi"nde boşanınca, çocuğunu rahatça büyütebilmek için ailesinin yanına sığınan Fatma Dilber... Ülkemizdeki çoğu kadının hâlâ ekonomik özgürlüğünün olmayışına bilinçli bir dokunuş mu var burada?

Kesinlikle, temel sorunlardan biri bu.  Ekonomik özgürlük olmadığı zaman bütün kapılar kapanıyor. Gerçi önceki kitabımda "Denizler Dört Duvar"adlı öykümde kocasından ayrılma sürecinde olan bir kadın vardı, ekonomik açıdan özgürdü; ama o da başka nedenler yüzünden vazgeçiyordu yaşamını değiştirmekten. Ancak ekonomik özgürlük, kişinin kararlarını daha özgürce vermesini sağlayabiliyor en azından. O da yoksa, zaten karar vermek diye bir şey söz konusu olamıyor. Herhangi bir özgürlük alanından söz edebilmek için önce ekonomik özgürlüğün olması gerek.


Kadınların kimliklerinin bastırılması sorununu da  işliyorsunuz. Fatma Dilber bir türlü "Dilber" olamıyor mesela. Muzaffer Hanım'a bir erkek ismi koyulmuş. "İki Ters İki Yüz"ün anlatıcısı cinselliğini yaşayamıyor, cinselliğini düşünmekten bile utanıyor. Fatma Dilber'in kızı dar pantolon giyiyor diye,  Keriman ise rahat davranıyor diye eleştiriliyor Muzaffer Hanım'ın asla içki içmemesi de keyif veren şeylerden çok uzak olmasının bir göstergesi bence. 

Yüzyıllardan beri süregelen baskıların sonucu, toplumsal koşullanma diye görüyorum bunu. Gerçekten de böyle çok insan var, bir türlü kendini rahat bırakamayan...


Peki neden hiç isyan eden kadın yok öykülerinizde? Fatma Dilber kızını bu baskılardan uzak tutmak için İzmir'e gönderiyor; ama bu da bir düzen değiştirme çabası değil.

Çünkü kadının düzeni korumaya yönelik olarak koşullandığını düşünüyorum. Kadın evin temeli olarak görülür, düzeni sürdürmek için oradadır, öyle yetiştirilir. Hele çocuğu varsa... İsyan eden yok mu, var elbette. Düzenini değiştirmeyi başaranlar da var; ama ben içinde bulunduğu durumun farkında olmasına rağmen düzeni sürdürmeye çalışan örnekler seçtim belki.


Mesela Muzaffer Hanım... Seneler önce başka bir kadına yazılmış aşk mektuplarını bulunca, kocasının kendisiyle gönüllü olarak evlenmediğini anlıyor; ama bu durumu görmezlikten geliyor.  Kendi kızını da boşandığı, düzenini bozduğu, çocuğunu babasız bıraktığı için eleştiriyor.

Böyle örnekler de çok fazla, düzen bekçiliği yapan ve bunu çocuklarından da bekleyen kadınlar… Gerçi bu duruma tek taraflı bakmamak gerek.  Düşünürsek, Muzaffer Hanım altmış yaşın üzerinde bir kadın, ekonomik özgürlüğü yok. O güne kadar hiç çalışmamış, evliliği bir anlamda yaşamının garantisi olarak görmeye koşullanmış bir kadının o yaştan sonra, kocasının kırk yıl önceki mektuplarını bulduğu için, evden ayrılmasını bir somutlaştıralım. Nasıl olur bu, nerededir Muzaffer Hanım'ın çıkışı? Böyle bir şey mümkün müdür?


Yine bu noktada kadınların "içine atma" zorunlulukları ortaya çıkıyor. İçine atmasa ve içini kemiren şeyleri kocası Raşit Bey'le konuşsa diyeceğim; ama Raşit Bey çok asabi bir adam...

Ne yazık ki Raşit Bey’le konuşmak mümkün görünmüyor. Öyle kalın duvarlar örmüş ki çevresine, kimse yaklaşmamış...


Zaten öykülerdeki erkeklere baktığımız zaman, nötr çizilenler ve kötü çizilenleri görüyoruz. Özellikle Raşit Bey çok sivri çizilmiş. Bu kötü ucu karşılayacak iyi uç, iyilik timsali bir erkek  yok, neden?

Bu görüşe tümüyle katılmıyorum. Raşit Bey uç bir kötü örnek belki, ama "Atları da Vururlar"daki Ali ya da "Ufukta Tek Kurşun"daki Ali, yanı sıra çocuk-erkek gözlü genç adam  yaşama sevinci olan, sevgi dolu insanlar. Belki bu karakterler öykünün anlatımı içinde  ikinci planda kalıyor, fakat "Atları da Vururlar"daki Ali'nin karısını teselli etmek için "Üzülme, atları da boyarlar" demesi, ya da "Ufukta Tek Kurşun"daki Ali'nin karısıyla yaptığı bulaşık makinesi pazarlığı, müthiş bir sevgi göstergesi bence. Bu ayrıntılar, her iki Ali"nin iyi bir koca, sevgili, erkek arkadaş – adı her neyse-  olduğunu kanıtlamasa da sevginin simgesi değil mi?


Kötü karakteri açıkça çizip iyi olanı sezdirdiğinizi söyleyebilir miyiz?

Evet, haklısınız. Belki iyiyi anlatmak daha zor olduğu için;  mutluluğun resminin de çizilemediği söylenir ya…


Karakterlerin isimleri tesadüfi seçimler değil sanki. "Maçka Palas";ta şen kahkahalar atan Meserret Teyze var. Meserret sevinç, şenlik demek. Fatma Dilber, erkek Fatmalıkla kadınsı çağrışımları olan Dilberlik arasında sıkışmış bir karakter. Muzaffer Hanım'ın ismiyse hem erkek ismi olması, hem de anlamı bakımından ironik olarak seçilmiş diye düşünüyorum. Muzaffer Hanım zafer sandığı şeyleri başarmış  durumda; ancak mutluluğu yakalayamamış, kendi olamamış bir kadın.

Çok doğru yakalamışsınız bunu, gerçekten de böyle düşündüm.  İsimler hep ilgimi çeker, insanların isimleriyle bi bütün olduğunu düşünürüm, aslında pek mantıklı olmasa da.  O yüzden de öykülerde geçen isimlerin çoğu bilinçli olarak seçilmiş isimler. Yine önceki kitabımda "Esme Hanımın Dar Kapıdan Çıkışı"öyküsünde, bu ismi bulmak için epeyi düşünmüştüm. Esme ismindeki bir kadına herkes Esma der, kadın da bu yanlışı yıllarca hiç düzeltmez,  öykünün son bölümüne dek.  Bu tavrında bir teslimiyet vardır. Yaşamını değiştirmeye,"kendi" olmaya karar verdiği anda ise, ilk kez düzeltir bu yanlışı.


"Maçka Palas"taki komşu Meserret Teyze ile "Atları da Vururlar"daki Meserret Teyze aynı kişi mi? 

Aynı! "Atları da Vururlar"daki çocuk kapı çalındığında, belki Meserret Teyze gelir, çantasından oyuncak ya da çikolata çıkar, diye umuyor. "Maçka Palas"taki çocuğa da artık Meserret Teyze'nin çikolata getiremeyeceğini söylüyorlar. Bu küçük oyunlar hoşuma gidiyor. Eğleniyorum bu bağlantıları kurarken.


Okur olarak bunları keşfetmek de eğlenceli. Ali ismi de iki kez kullanılmış.

Bunu düşünerek yapmadım gerçekten, ama şimdi sizinle konuşurken düşündüğümde belki de farkında olmadan iki iyi karaktere aynı ismi vermiş olabilirim, diyorum.


Çok yoğun, ağır bir yalnızlık teması var öykülerde. Kadınlar yalnız,  bu kadınlarla ilişkide olan erkekler de kendi dramlarında yalnız aslında. Öykülerde büyük yer tutan çocuklar da yetişkinlerin dünyalarından uzakta,  kendi dünyalarında yalnız kalıyorlar. 

Evet, yalnızlık baskın duygulardan biri. Ne kadar kalabalıklar içinde olursak olalım, kendimizin bile ulaşamadığı bir köşemiz hep yalnız. Bunu karamsarlık anlamında ortaya koymuyorum, insan olmanın doğal bir özelliği belki yalnızlık duygusu.


"Yalnızlık, ömür boyu..."diyorsunuz yani... 

Galiba, boyutları değişik olsa da...


Öykülerinizde "deniz"imgesi özgürlüğü simgeliyor. "İki Ters İki Yüz"deki kadının denize yakın oturma hayali, denizle arasında bir tren hattının olması, sınırlarını aşamayan bu kadının örgü şişleri ile trenin aynı hatta gidip gelişini bağdaştırması, denize özlem çok çarpıcı olarak işlenmiş.

Aynı öyküde insanın içini sızlatan bir cümle var: "Denize giren bir ailenin çocuğu değildim ben, tüm sahil plajdı oysa." Burada da bir kabulleniş var. Bu da benim çok canımı acıtan bir gerçek. Deniz kıyısında çok farklı bir yaşam görülür, ama tren yolunun ardında, -bırakın denize girmeyi- o denizin kıyısında bile yürüyememiş insanlar yaşar. Çocukluğumda trenle Florya Plajı'na giderdik. Trenleri çok severim ben, o zaman da dikkatimi çekerdi. Karşı tarafta, Kartal ve Pendik çevresinde de vardır bu, eskiden daha da belirgindi. Tren yolunun iki tarafı,  bambaşka iki dünya gibi...


"İlk Öyküm" bir yazma öyküsü olarak kurgulanmış. Bu bana Ahmet Mithat'ın Müşahedat adlı eserini hatırlatıyor. Orada da eserin yazılma, oluşma aşaması anlatılır; daha pek çok örnek verilebilir yazma öyküsüne. 

Evet, çok örneği var. O öyküde biraz "moda" kavramıyla dalga geçmek istedim sanırım. Dans kursuna gitmek, saksafon çalmak  gibi zaman zaman moda olan uğraşlar vardır ya… Öyküdeki kadın da yazmayı moda olarak algılayıp "yazma"; modasına uymak istiyor; üç saat boş zamanım var, haydi yazayım, diyerek. Yazmayı bu şekilde algılayan bir kesim de var gerçekten.


'Yalnızlık Çeşitlemesi'nin sonunda Raşit Bey'in dramını öğreniyoruz.  Muzaffer Hanım'ın dramının başkahramanı Raşit Bey'in de içinde, geçmişinde bir dram gizli aslında. On iki yaşındayken annesinin sadece dul olduğu için, kasaba erkekleri tarafından hedef seçildiğini öğreniyor. 

Son bölüme gelene kadar Raşit Bey'i çok yargılıyoruz; ama sonunda o da aklanıyor, tümüyle olmasa da! Raşit Bey de haklı, ne yapabilir ki? On iki yaşında, annesini cinsel obje olarak görmenin şokunu yaşıyor, tüm kasabanın baskısını hissediyor üzerinde. Raşit Beyin kişiliğinin farklı gelişmesi, bu durumu aşması olanaksız değil belki, ama çok zor...


Yine Ahmet Mithat'ın işlediği bir konu da gerçeğin müphemliğidir. İnsanları, olayları görünürdeki özellikleriyle yargılamamak gerektiğini vurgular. İşte Raşit Bey, bu düşünceyi destekleyen güzel bir örnek...

İç dünyalara eğilmekteki amacım bu. Hiçbir şey görüldüğü gibi değil, hiçbirimiz göründüğümüz gibi değiliz aslında. Arka planda çok fazla şey olup bitiyor. Durup bakmaya, dışarıya yansımayan ayrıntıları yakalamaya çalışıyorum. Görünenle yetinmemek, içerden bakmaya çalışmak... Öykülerin de temelinde bu var genel olarak.


Raşit Bey'e o büyük şoku yaşatan kasaba erkeklerini yetiştiren ve onların kafasındaki kadın kimliğini oluşturan da yine kadınlar, öyle değil mi?

Evet, sonuçta bir kısır döngü gibi, ancak aşılamaz da değil.



geri