Bu sayfadasın: Anasayfa Söyleşiler Ayşe Sarısayın ile söyleşi

Söyleşi Ayşe Sarısayın ile söyleşi

Ayşe Sarısayın ile Söyleşi

Birsen Ferahlı


Sevgili Ayşe, ilk öykü kitabın, çekmecelere kilitlenmiş kaç defterden doğdu? Yazarak düşünenlerden misin?


Kendimi bildim bileli defterlerim vardı gerçekten de, çekmecelere kilitleyemesem de! Kilitlenebilen çekmecelerim ise hiç olmadı ne yazık ki, ancak kilitli "hatıra defterleri", çocukluğumda ve ilkgençliğimde. Bilirsin sen de; kalp biçiminde, yuvarlak, kare, kapağı renkli karton ya da plastik, her beğeniye uygun, çeşit çeşit... Defterler ilk aşkların, çatışmaların, kimlik arayışlarının, kırgınlıkların, en çok da yalnızlıkların anlatıldığı "en yakın arkadaş"lardı, ama ilk aşklar gibi, unutuluverdi bir yerlerde! Yaklaşık beş yıl kadar önce, babama ilişkin anılarımı yazmaya başladığımda ise, aslında hiçbir şeyin unutulmadığını fark ettim. Bir başkasına ilişkin anılara geri dönmeye çalışmak, o insan babanız da olsa (ya da "hele babanız ise" demeliyim belki de) sizi farklı bir biçimde etkiliyor. Anılar, bir zincirin ayrılamaz halkaları gibi; çağrışımlara açık, kışkırtıcı bir yönü var anımsamanın. Sonuç olarak, şiddetli anımsamalarla dolu bir dönem geçirdim anıları yazarken.


Çekmecelerde unutulmuş defterler ortaya çıkmasa da, belleğimin çekmecelerinde sakladıklarım netleşmeye başladı farkında olmadan. Anıların paralelinde de ilk öyküler geldi. Yazarak düşünenlerden miyim? Bunu hiç düşünmedim! Daha çok konuşurken düşünenlerdenim galiba, yazarken ise çözülenlerden... Yazarken o güne dek hiç üstünde durmadığım, ya da durmadığımı sandığım bir pencerenin açılıverdiğini görüyorum bazen, irkiliyorum. Eski bir kazağı aldın mı hiç eline, sökmek için? Çocukluğumda, el örgüsü eski kazaklar sökülüp yünler yeniden değerlendirilirdi. İpliğin ucunu doğru yerden  çekersen, hiç takılmadan, neredeyse saniyeler içinde sökülür gider. Doğru yerden başlamaktır önemli olan, bir de takıldığı yerde usul usul, sabırla çözmektir düğümü, hırpalamadan, zedelemeden. Benim için yazmak, eski bir kazağı sökmek gibi. Yazarken düşündüğümü sanmıyorum, en azından farkına varmıyorum düşündüğümün.


“Aslında hiçbir şeyin unutulmadığını farkettim” dedin; Anton Çehov’un ‘Bir Taşralının Öyküsü’ adlı romanında Maşa, kocasına yolladığı terk mektubunda  üzerinde ‘her şey geçer’ yazan bir yüzük yaptırdığını, bu tılsımın onu gönül yanılgılarından koruyacağını söyler. Ana kahraman Misail Alekseyiç “kendime bir yüzük ısmarlayacak olsam, üzerine “hiçbir şey geçmez” diye yazdırırdım der birkaç sayfa sonra.
 Öykü, zaman kavramıyla çok sıkı ilişkisi olan bir tür sanıyorum. Kazağın sökülmesi… Bildik bir dokunun dağılıp koskoca bir yığın haline dönüşmesi… O çözülmüşlükten yeni bir anlama ulaşma çabası...  

Çözülmelerden, kuşatılmışlıklardan söz edelim mi biraz?

Sözünü ettiğin romanı okumadım, ama Maşa'nın yüzüğünde yazılı "her şey geçer" in tam tersine, benim Ufukta Tek Kurşun> adlı öykümün kahramanı", "Hiçbir şey geçip gitmez, zamandan başka" diyordu! Hatta biraz da öfkeyle söylüyordu bu sözleri. Bu konuda ben de kararsızım aslında, aynı öykümün öteki kahramanı "Üstünde durulmazsa geçer gider zamanla" diyordu çünkü... Gerçi o da pek inanmıyordu söylediklerine, yalnızca kendisine biçtiği rolde, söylemesi gereken sözlerin bunlar olduğuna inanıyordu. "Her şey geçer" diyenler kadınlar, "Hiçbir şey geçmez"diyenler ise erkekler, Çehov'un romanında ve benim öykümde. Bir raslantı mı, ne dersin?
Çözülmeler, kuşatılmışlıklar diyorsun... Sanırım kuşatılmışlıklardan başlamalıyız da,  hangi anlamda? Yaşamın içinde kendimizi bir yerde konumlandırmışızdır; bu yer neresi olursa olsun, nasıl yaşarsak yaşayalım,  üstlendiğimiz rollerin yarattığı bir kuşatılmışlık var. 
“Hayat”ın kendisi, nasıl yaşadığımızdan bağımsız,  bu duyguyu yaratıyor zaten. Ve hızlı akış içinde çözülmelere de yer yok. Belki de zaman yok, hatta istek bile yok çoğunlukla. Benim çözülmek diye nitelendirdiğim, herhangi bir duyguyu tüm yoğunluğuyla hissetmek için kendime izin verdiğim zamanlar. Düşünmeden, yalnızca hissetmek. Bir durumu, bir gözlemi, bir anıyı gerçeğe en yakın algılamak için fırsat yaratmak...  Gerçek diye bir şey varsa tabii! – Değinmeden geçemeyeceğim, babamın en sık söylediğisözlerden biriydi: 

"Gerçek diye bir şey yoktur!">
 Zaman geçtikçe, ben de dilime dolamaya başladım bu sözü. İnsan farkında olmadan nasıl da etkileniyor! –  Bu fırsatları,  en çok  yazarken yaratabiliyorum galiba. Kimlik ya da rol kaygısı olmadan, kendimi rahat bıraktığım anlar. Yün benzetmesinde dediğin  gibi, yazarken,  bildiğim dokuyu farklı bir şeye dönüştürmeyi, sonunda da içinden çıkılmaz bir hale getirmeyi seviyorum. Ardından toparlamak yine bana kalıyor, hem yazıda hem de "gerçek hayat"ta; o ayrı bir sorun.


"Herhangi bir duyguyu tüm yoğunluğu ile hissetmek", " bir durumu, bir gözlemi, bir anıyı gerçeğe en yakın algılamak" Ayşe Sarısayın öykülerinin yaratıcı kıvılcımı mıdır
?

Evet, genellikle böyle. Bu da farklı anlamda bir kuşatılma aslında, benim dışımda olup bitenlerin, beni kuşatması. Yaşamadığım bir durumun yaşadıklarıma uzanması, benim iç dünyamda bir karşılık bulması. Bu kuşatılmayı, bir tür esir düşme durumu olarak da tanımlayabiliriz belki. Söz ettiğin yaratıcı kıvılcımın kaynağı,  şiddetli bir etkilenme, algılama ve ardından gelen duygu yoğunluğu değilse de yazmaya kalkışmıyorum pek, çünkü ortaya çıkan sonuç beni hoşnut edemiyor o zaman. 


Türk şiirinin büyük ustası Behçet Necatigil"in kızısın. Edebiyata merhaba dediğin ilk kitap (Çok Şey Yarım Hâlâ, YKY 2001), babana ve babanla olan ilişkine yaptığın bir yolculuk aslında. Bu yolculuğun başındaki değer bilir evlat, bitiminde "hikmet burcuna" girmiştir artık. Yazacaktır. Anıların son sayfasında "geçmişimdeki aydınlık evlerin, arkamdaki pek çok renkli taşın ve en çok da şiirlerin yardımıyla..." diye başlayan tümce, iç dünyanın nasıl bir zeminde biçimlendiğini  sezdiriyor. 
Baba kavramını "baba" ve "şair Behçet Necatigil" olarak  ayırmak ya da, bunları birleştirebilmek nasıl bir şey?

Baba ve şair Necatigil, benim için hiçbir zaman tam olarak ayrılmadı galiba. Farklı yaş dönemlerimde, babama ilişkin farklı algılamalarım olduğunu söyleyebilirim ancak. Belli bir yaşa gelene dek yalnızca babamdı, ama yine de bildiğim öteki babalardan farklı olduğunu seziyordum.  Herkesin babası evdeki zamanını ailesiyle geçirirken çoğunlukla, benim babam kitaplarla dolu bir odada, masa başında çalışıyordu. Bizimle yaz tatillerine gelmiyordu, gelse bile kısa süre kalıp dönüyordu, geceleri birlikte gittiğimiz yazlık sinemalardan dönüşlerde sokak lambalarının altında durup cebinden çıkardığı sigara kağıtlarına bir şeyler karalıyordu. Bunun gibi pek çok ayrıntı var, çocuk gözüyle bile algılayabildiğin. Üstelik evde sürekli olarak "Çocuklar, gürültü yapmayın, babanız çalışıyor!" diyen bir anne varsa...  Belki de babam, sevgili Turgay Gönenç"in belirttiği gibi "yaşamı, yazdıklarına tam anlamıyla uygun, yaşadığının hesabını veren bir kişi"> olduğundan, onun şair kimliği, baba kimliğinden ayrı düşmedi benim için genellikle.


-Sanırım sana sıklıkla "Babanız sizi nasıl etkiledi?" ya da, "Behçet Necatigil isminin gölgesinde kalmaktan çekiniyor musunuz?" gibi sorular yöneltiliyordur.  Behçet Necatigil, tüm Türk edebiyatını etkilemiş bir şair; gölgesi de, edebiyatın tüm türlerinin can suyu bulup çiçek açabileceği, evrensel bir yaratı iklimi kanımca.Ben asıl";baba" Behçet Necatigil'in, "şair" Behçet Necatigil'i sana tanıştıran şiirini merak ediyorum; hangisiydi?


Liseye başladığım yıllarda, babam Necatigil';i bir kenara koyup şair Necatigil'le uğraşmaya başlamıştım. Sürekli şiirlerini okuyarak bir deftere yazıyor (şiir defterlerimiz olurdu ya bir zamanlar, kilitli anı defterleri gibi...),  anlamaya çalışıyordum. O dönem, kısa bir süre belki, iki ayrı kimlik vardı karşımda. Bir eş, bir baba olarak üstlendiği sorumlulukların ve sürdürdüğü sıradan yaşamın, şair Necatigil'e yapılan bir haksızlık olduğunu bile düşünmüştüm. Dediğim gibi, uzun sürmedi bu bakışım, çünkü okudukça, hayran olduğum şiirlerin farklı koşullarda yazılamayacağına inandım. Yargıladığım, bir şaire yakıştıramadığım "sıradan" yaşamdı onun şiirlerini besleyen kaynak.
Sorunun yanıtı tek bir şiir değil, ama liseye başladığım yıllarda en çok Eski Toprak>kitabındaki şiirlerinden etkilendiğimi, özellikle de Şimdi Değil Sonra> adlı şiirin tutkunu olduğumu anımsıyorum. Nedenini hâlâ tam olarak bilmesem de, belki o şiirin, bana yaşama nasıl bakmam gerektiği konusunda ipuçları verdiğini sezmiştim. 


"Behçet Necatigil isminin gölgesinde kalmaktan çekiniyor musunuz?" 

sorusuyla sıkça karşılaşıyorum gerçekten de. Yanıtım tek ve kesin bu konuda: Böyle bir çekincem asla yok, olamaz, çünkü bunu çok doğal karşılıyorum. Babamın, bir anlamda edebiyata, şiire ve ne olursa olsun, her koşulda çalışmaya, edebiyat için üretmeye adanmış yaşamıyla, benim ancak birkaç yıldır edebiyat adına (ya da daha çok kendim için belki!) yapmaya çalıştıklarım karşılaştırılamaz kesinlikle. Üstelik şu anda ne yapıyorsam, bunu da Necatigil'den ve edebiyata emek vermiş öteki ustalardan öğrendiklerime borçlu olduğumu biliyorum.


İlk Öykü Kitabın "Denizler Dört Duvar'da (Can Yayınları, 2003)  kitaba adını veren öykünün kahramanı olan kadın, "Kimliğimi bir tren istasyonunda yitirdim yıllar önce, bundan da yakınmadım pek, korkaklığımın bedeliydi çünkü." diyor.  Kadının "kimlik sorunu" kitabın ilk sayfalarında çok açık olarak ortaya konulmuş. Ancak, cinsiyetçi söylemlerde sıkça rastlandığı gibi,  ince duyumsayışları yok eden bir tavır değil bu; tam tersine, akıp giden gündelik yaşam içindeki ayrıntıları öykünün büyütecine alıp, kahramanların iç sesine kulak veren; ";ince duyumsayışlarla" "kimlik" arasındaki güçlü bağı ortaya çıkaran bir bakış açısı.
 Kadın kahramanların,  öykü yazımında ne gibi olasılıklar sunuyor sana?

Öykü yazmak, bu soruları yanıtlamaktan daha kolay galiba! Belli bir birikimin, yaşam görüşünün, gözlemlerin ve duygu yoğunlaşmalarının sonucunda yazıyorum, ortaya iyi ya da kötü, bir şey çıkıyor. Ardından  sorular gelince, ben de ilk kez o zaman düşünüyorum neyi, niçin yazdığımı. Neden-sonuç ilişkisinin tersten kurgulanması gibi bir şey bu! Genellikle kadınların çevresinde   dolaşmakla birlikte, kadını tek başına değil de çevresiyle, ilişkileriyle, iç dünyasıyla, cinselliğiyle, özellikle de dışarıya yansıtamadığı kimliğiyle ele almaya çalışıyorum. Yaşamın belli kesitleri, kadınların penceresinden nasıl görünüyor? Biz özgürleşsek de ruhlarımız özgürleşemiyor ya bir türlü; insanlık  tarihi kadar eski olan kimlik sorunumuz!

Hep sözünü ettiğimiz kuşatılmışlık, sindirilmişlik duygusu...  Bu duyguların yalnızca kadınlara özgü olduğunu da düşünmüyorum aslında, ancak erkeklerin kuşatılmışlık duygusu daha farklı boyutta. Benim bilmediğim bir boyut bu, ama gözlemleyebildiğim kadarıyla daha kolay kaçış yolları bulabiliyorlar, ya da toplumun geleneksel yapısı, erkeklere bu kaçış yolları için daha fazla seçenek sunuyor. Kadınlar da bu oyuna 
ister istemez katkıda bulunurken, kuşatılmışlıkları da artıyor.

Toparlamak gerekirse, kadınların iç dünyaları bana daha yakın geldiği için, bu şekilde geliştiğini söyleyebilirim. Tanımadığım, iç dünyamda az çok karşılığını bulamadığım konulara  uzak duruyorum, bende yazma dürtüsünü oluşturan da ağırlıklı olarak anlık çağrışımlar, duygu yoğunlaşmaları çünkü. Dolayısıyla kadın kahramanlar, yalnızca kadın oldukları için değil, bana daha yakın oldukları için yer alıyor .

"İnce duyumsayış'lara gelince…  Onlardan vazgeçmek olası değil ki!  İnce duyumsayışların, "farkında olarak"yaşamanın insanda yarattığı gücün, yüksek sesli, hatta avaz avaz haykıran düz söylemlerden çok daha fazla olduğuna inanıyorum. İnsan ruhunun özgürleşmesinin tek yolu belki de, ya da özgürleşmiş ruhlarımızla, kuşatılmış yaşamlarda barınabilmenin tek yolu!


İlk kitabın "Denizler Dört Duvar"  2004 Yunus Nadi Öykü Ödülü' Yunus Nadi Ödülü beklenmedik bir olay, müthiş bir sevinç oldu benim için. Ödül haberini aldığımda, ilk kez "yazar" hissetmiştim kendimi. O güne dek,  "yazan" olarak görüyordum galiba. Gerçi bu görüşüm şimdi de tümüyle değişmiş değil, ";yazan" bir insan olmaktan "yazar"lığa uzanan yolun çok, ama çok uzun olduğuna inanıyorum. Ödül, en azından "yazar adayı" olduğum konusunda beni ikna etti!  Bu duygunun yanı sıra büyük bir sorumluluk da yükledi, daha iyiye gidebilecek miyim, gidemesem de aynı çizgide devam edebilecek miyim; bir sürü kaygı…  İkinci öykü dosyam hazır olduğu halde, elim varmadı bir türlü yayınevine götürmeye, erteleyip durdum yaz boyunca. Yunus Nadi Ödülü büyük bir onur ve itici güç olmakla birlikte, biraz ürküntü de yarattı bende.
"Yazar" nitelemesini ne kadar hak ettiğimi ise zaman gösterecek sanırım.


İkinci kitabın "Yorgun Anılar Zamanı"(Can Yayınları, 2004) ilk kitaptan da yoğun bir ilgiyle karşılandı edebiyat dünyasında. Güçlü, cesur bir dil kullanılmış. Kadın iç dünyasının daha derin katmanlarına inilmiş. 
İçerik, dilde bir  dönüşümü de kaçınılmaz kılıyor mu kimi zaman? Dille içerik arasındaki ilişki, yazarı nasıl etkiliyor?

Etkilenme oluyorsa da, çok da farkına varmadan gerçekleşiyor kanımca. Genelleme yapamam elbette, ancak kendim için, içeriğin dili kendiliğinden oluşturduğunu ya da dönüştürdüğünü söyleyebilirim. Nasıl yazdığımla da ilişkili dil konusu. Az önce de söylediğim gibi, fazla düşünmeden yazarken, yine farkına varmadan dil de şekilleniyor. Yazmaya oturduğumda ana hatlarıyla, içerdiği duyguyla ve kendi diliyle, zihnimde ortaya çıkmış oluyor bir öykü. Ardından defalarca, bıkıp usanmadan yeniden okuyup gözden geçirdiğimde, kurgu ve dil ile ilgili düzeltmeler yapıyorum, ama bu değişiklikler ayrıntılara yönelik oluyor çoğu zaman. Sözcük tekrarlarından kaçınmak, sözcüklerin yanyana gelmesiyle oluşan sese kulak kabartmak, noktalama işaretlerini düzgün kullanmaya çalışmak, vb...

Dil açısından önemli hatalar yapmamaya elimden geldiğince dikkat ediyorum. Ancak bir solukta yazıp bitirdiğim bir öykü, ilk okuduğumda bana görmek istediğim rengi ya da duymak istediğim vermiyorsa, sonradan ne kadar uğraşırsam uğraşayım, yine vermiyor. Zaten bir solukta yazıp bitiremiyorsam, istediğim gibi de olmuyor o öykü, bir kenara atılıp kalıyor.  Her içerik kendi dilini, kendiliğinden oluşturmalı; ötesi sonuçlanmayan çabalar olarak kalıyor. Dil, yazının tek aracı; bir durumu, duyguyu, kokuyu, hatta rengi gerçek kılabilmek için yalnızca sözcükler var elimizde. Uçsuz bucaksız bir kaynak, ama denk gelmediğinde nasıl da sınırlı bir malzeme gibi görünüyor insana!


Yüksel Pazarkaya, Varlık Dergisi';nin Nisan sayısında , 'Yorgun Anılar Zamanı' için yaptığı değerlendirmede, 
"...anımsamayı mekanlar üzerinden işletiyor. Çocukluk anıları mekanlara, yani evlere, odalara bağlı olarak canlanıyor, ancak oradan kişilere geçiyor." diyerek; öykülerinin can damarını oluşturan "mekan";, "bellek", "çağrışım" sarmalını vurguluyor. 
Hemen her öykünde yer alan "ev" , nasıl bir yer senin için?

Ev, pek çoğumuz gibi benim için de sığınak. Dış dünyadan bunaldığımda, olup bitenlerden yorgun düştüğümde kaçıp sığındığım bir yer. Evin bana çağrıştırdığı ilk duygu, huzur. Ancak her zaman değil, evin  insanı bunalttığı, bıktırdığı da oluyor zaman zaman. Evin bize yüklediği sorumluluklar; ev, aile, çocuk ve sayısız görev, bazen ağırlığı altında ezildiğimizi hissettiğimiz. Her şeyi bırakarak kaçıp gitmek istediğimiz anlar yok mu hepimizin? 

Necatigil için"evler Şairi" denir ya hep, Sorunun yanıtıda sanırım Necatigil'in şiirlerinde. Arada kitabında İçerlek adlı bir şiir vardır örneğin :


 "Onlar evlerde yaşamazlar mı, şaşıyorum.
Evlere uğramaz, evlerde iş yapmaz,
Bakkallar, kasaplar, çarşılar..
Bakmazlar mı bir şeye, şaşıyorum." 
Onlar evlere hiç bir şey almazlar mı, şaşıyorum.
Yollarla, sokaklarla, kahvelerle iş bitmiyor ki!  
Trenler, gemiler, düşler bırakıyor insanı bir yerde,
Sonra gene dönülmez bir yol gibi ev!  diye başlar.

Onlar hep ev dışında mı, şaşıyorum.
Sırlı küplerden sızan iplik-ince bir su iken ömrümüz   
İçerdeki seslere nasıl tıkanır kulak, şaşıyorum... diye sürer gider, 
"Kimi gece düşman
Sıcak kollar gibi sarar soğuklarda bizi
Kimi gece dost ev."

Necatigil şiirleriyle o  kadar güzel anlatmış ki evin ne olduğunu, bana söyleyecek pek bir şey kalmıyor. Bir kez daha,  "dost ve düşman ev" demekten başka.

Yine 'Yorgun Anılar Zamanı'na dönmek istiyorum, "İki Ters İki Yüz " adlı öyküye: "Denize giren bir ailenin çocuğu değildim ben."  (s. 38); bu tümcede öykünün kahramanı, sakin bir sesle, isyan ya da yakınma vurgusu yapmaksızın durumu bildiriyor yalnızca. Ağdalı sözcüklerle varılabilecek olandan çok daha derin bir etki ortaya çıkıyor. Öykü yazanların şiirle araların iyi olması gerekirmiş gibi geliyor insana?


Görüşüne tümüyle katılıyorum. Şiir,  kısa ve yalın olmakla birlikte, en yoğun aktarım biçimi, ardından da öykü geliyor. Şiir okumanın dile de katkısı oluyordur kuşkusuz.  Şiirlerin benim için farklı  bir işlevi daha var; bazen okuduğum birkaç dizenin çağrışımlarıyla, bir öykünün zemini ana hatlarıyla oluşabiliyor. Bu yüzden şiirlerden beslendiğimi de söyleyebiliyorum.


"Yalnızlık Çeşitlemesi" ana başlığı altında birbiriyle bağlantılı beş öyküde, kadının yalnızlık hallerini anlatıyorsun. Bireyin yaşantısı gibi görünen öykülerin beşi bir araya gelince, toplumsal  sorun tüm çarpıcılığı ile beliriyor.
İnsanlığın yarısı kadın, diğer yarıyı da besleyip büyüten o. Kadınların suçluluk duygusuyla kuşatılmış, edilgen yaşamları;  gelir dengesizliği, kötü eğitim, küreselleşme gibi konulardan çok daha temel bir toplumsal sorun kanımca. Her seferinde töre cinayetine varmasa da; kadınlar sessizce tüketiliyor odalarda. Kadınları yazmayı sürdürecek misin?

Daha önce de dediğim gibi, kadınları yazmak gibi bir amacım yok aslında, ama kadın bakışından anlatılan öyküler çıkıyor ortaya. Şu sıralar üstünde çalıştığım öykülerde de farklı olmayacak sanırım. Dışarıdan bakıldığında farklı algılanan iç dünyalarımızı açmaya çalışıyorum, görmeden önünden geçip gittiğimiz ayrıntıları, bugünkü kimliğimizin oluşumunda etkisi olan ya da herhangi bir davranış biçimimizi şekillendiren durumları.  Yine az çok bildiğim, ya da hissedebildiğim yaşamları yazmayı sürdürüyorum; örneğin töre cinayetlerini yazmaya kalkışmamalıyım diye düşünüyorum. Odalarda sessizce tüketilen kadınlar bana uzanabiliyor bir şekilde, ama töre cinayetine varan durumların ancak çok uzaktan tanığıyım. O cinayetleri hazırlayan ortamların nasıl olabileceğini bilgim elverdiği ölçüde kestirebilsem bile, duygu olarak yakalayabilmem olanaksız. İç dünyamda karşılığını bulamadığım durumları yazabilmek bana çok uzak şimdilik.


Senin usta yazarların kimler?

İlkgençlik dönemimden başlayarak hep aynı merakla okuduğum, yeni kitaplarının çıkmasını heyecanla beklediğim ve eski kitaplarını dönüp yeniden okuduğumda aynı tadı aldığım yazarlar var, ustalarım olarak nitelendirdiğim. Adalet Ağaoğlu örneğin, Füruzan, Selim İleri, Yusuf Atılgan, çok erken yitirdiğimiz Oğuz Atay, Sevgi Soysal... Dünya edebiyatından Kafka, Dostoyevski ilk aklıma gelenler. Bu isimler beni edebiyatla tanıştıran, okumayı vazgeçilmez kılan ve etkilendiğim yazarlar; hâlâ izini sürmekten vazgeçmediklerim. Şairlerden ise Nazım Hikmet ve Edip Cansever, gençlik heyecanlarımın neredeyse tümünün karşılığını şiirlerinde bulduğum isimlerdi. Bu isimleri çoğaltmak, bugünlere getirmek mümkün tabii, ancak" ilk göz ağrıları"nın yeri başka, değil mi?

Ve elbette Necatigil! "Çok Şey Yarım Hâlâ"nın son cümleleriyle kapatalım bu konuyu istersen: "Benim şairim Behçet Necatigil. Öleli yirmi bir yıl oldu. Kendimi çok şanslı hissediyorum, çünkü şairim babam."


Dergi sayfaları izin verse, söyleşecek, gündeme getirilecek çok konumuz var; ancak sözü şimdilik sonlandırmamız gerekiyor. Edebiyatın içinden yaşama yönelik bir bakışla sonlandıralım istersen: geleceğin bile önceden planlandığı yeni dünya düzeninde, yazmak  yine de bir  umut mudur?

Yeni dünya düzenini anlamakta güçlük çekenlerden biriyim, pek çoğumuz gibi. Geleceğin önceden planlanabileceğine de inanmak istemiyorum, dünyaya biraz kaderci bakmak hoşuma gidiyor hâlâ, yaşadığımız çağa inat! Yazarak umutsuzluklarımızı belgeliyor olsak da bir anlamda, yazmak yine de umut bence. Edebiyat da, tüm sanatlar gibi zamana karşı bir savaş olsa gerek. Herkes kendi birikiminin, yeteneklerinin elverdiği ölçüde bir şeyler üretiyor, zamanla dalga geçmek için şansını deniyor. Zamanla en iyi dalga geçebilenler ise yüzyıllara direnip bugünlere gelebiliyor. Umut elbette var,  her zaman!


Bu güzel söyleşi için  teşekkür ediyorum.

Ben de teşekkür ederim, sevgili Birsen Ferahlı; hem sana, hem de Agora'ya.



geri