Bu sayfadasın: Anasayfa Söyleşiler İyi bir okur olmanın çok önemli olduğuna inanıyorum

Söyleşi İyi bir okur olmanın çok önemli olduğuna inanıyorum

Ayşe Sarısayın'la yapıtları çevresinde...

'İyi bir okur olmanın çok önemli olduğuna inanıyorum'

Ayşe Sarısayın "Çok Şey Yarım Hâlâ" ve "Serin Mavi" adlı kitaplarında Babası Behçet Necatigil'in bilmediğimiz yönlerini aktarmıştı bize. Sonrasında iki öykü kitabıyla çıkageldi ve bunlardan "Yorgun Anılar Zamanı" ile de 2005 Sait Faik Ödülü'nü aldı. Sarısayın'la kitapları çevresinde bir söyleşi gerçekleştirdik.

Denizcan KARAPINAR


-Anılarınızda babanız Behçet Necatigil'in, Selim İleri'ye bir edebiyat tartışmasında söylediği bir sözü alıntılıyorsunuz: "İşte gerçek edebiyatseverler... Taşrada kendilerince, bizlerce anılmaksızın...". Bugünkü edebiyat dünyasını incelediğimizde Behçet Necatigil'in ve kuşağının bıraktığı mirasın hızla yokedilmekte olduğunu görüyoruz. Bu çöküş, yirminci asrın taşra edebiyatına fırsat tanımamasından mı kaynaklanıyor?

-Yirminci asrın taşra edebiyatına fırsat tanımadığı doğru belki, ancak asıl sorun çok hızlı değişen yaşam tarzında. Tersine, iletişimin hızlanmasının taşra edebiyatına fırsat tanıdığı da düşünülebilir bir açıdan, ama bu durum, beraberinde hızlı tüketimi de getiriyor. Herşey üstünde durup düşünmeye, irdelemeye fırsat bulamadan tüketiliyor. Bu tüketim, yalnızca edebiyatta değil, her alanda söz konusu. Sürekli yeni bir şeylerin peşinde olan bir sistemin içindeyiz.



-
Behçet Necatigil'in portresine baktığımızda kimi zaman bir sokaktan kaçışın, içine kapanışın serüvenini görebiliyoruz. Öyle ki, bir şiirinde de "Yazdıklarımı duymak yalnız bana vergi" diyor. Bu, sokağın ve düzenin bir şairin kalbinde yarattığı hayal kırıklıklarına karşı bir savunma mıydı sizce?

-Bu sözlerin, pek çok yazarın ya da sanatçının duygularını dile getirdiğini düşünüyorum. Bir anın çağrışımlarıyla, belli bir birikimin sonucunda bir şeyler yazıyoruz, fakat önemli olan okurun bunu ne şekilde algıladığıdır. Bunun da boyutunu belirleyen, okurun iç dünyası, birikimi ve yaşamdaki konumu. Dolayısıyla yazılanı ya da yaratılanı, birebir yaratıldığı biçimde algılayan tek kişi onun sahibi olsa gerek. Babamın sokaktan kaçışında, bir ölçüde kişilik yapısı olarak içe dönük olmasının da payı olabilir. Söylediğiniz gibi yazmak, yazıya sığınmak da bir savunma biçimi.-



-Oktay Akbal "Şair Dostlarım" kitabında Behçet Necatigil için yazdığı satırlarda onu "korkunç derecede insanlardan ve dünyadan uzak bir insanoğlu" olarak niteler. Bu yalnızlığa onun şiirinde de sıkça rastlamak mümkün. Belki de onu unutulmaz kılan ilk gençlik yıllarından itibaren şiirlerini besleyen yalnızlığıdır... Ne dersiniz?

-Babamın içe dönük bir karaktere sahip olması, çevresindekilerle paylaşımının olmadığını göstermez elbette. Yalnızlık, tüm insanlarda var olan, yaşam içinde az ya da çok karşılaşılan bir duygu. Kalabalıklar içinde de olsa, yalnızlığı hisseden çok insan var. Belki yapısal farklılıklarımız, bu duygunun dışardan algılanma biçimini etkiliyor. Sanırım, içe dönük bir insanın suskunluğunu, daha çok "yalnızlık" olarak algılıyoruz. "Necatigil benim başucu şairim, ustalarımdan biri"


- "Çok Şey Yarım Hâlâ" kitabınızda Akbal-Necatigil ailelerinin ömür boyu süren dostluğundan bahsediyorsunuz. Burada Oktay Akbal'ın dizelerini anımsıyorum: "Anılar da eskiyor, dostluklar var eskimeyen". Bugün sanatta, sosyal yaşamda düzenin bu derece sahteleşmesi ve Türk aydınının düzenden yana oluşu, toplumun Necatigillerin, Akbalların mirasını sahiplenememesinin bir sonucu olabilir mi?

-"Türk aydınının düzenden yana oluşu" genel bir yargı, yine de farklı duruşları da göz ardı etmemek gerekir. Yeni dünya düzeni, değişen değerler, yargılar... Bir mirasa sahip çıkılmamasından söz ediyorsak, bu değişen değer yargılarının bir sonucudur. Ya da eskiden nasıldı, bunu da tam olarak bilemiyoruz. Belki her şey bu denli göz önünde olup bitmiyordu. Teknolojik gelişmelere bağlı olarak iletişimin artması ve hızlanması, her şeyden hemen haberdar olmamızı sağlarken, bize düzendeki sahtelikleri de daha net gösteriyor. Sözünü ettiğiniz miraslara toplumun genelinin sahiplenmediği doğru, ama ben yine de umutsuz değilim. Belli bir kesimin sahiplendiğine inanıyor, bunu da görüyorum. Bu, azınlıkta olmakla birlikte, hep varlığını sürdürecek bir kesim. Bir de günümüz insanının gittikçe zorlaşan yaşam koşullarına bağlı olarak zaman sorunu var. Şiirlerini hep tutkuyla okuduğum Sayın Gülten Akın'ın yıllar önce yazdığı "Ah, kimselerin vakti yok/Durup ince şeyleri anlamaya" dizeleri bugün gittikçe güçlenerek karşılığını buluyor. İnce şeyleri anlayan insanlar olduğu sürece umut var, olmalı da!


-Behçet Necatigil Kars'tan Tahir Alangu'ya yazdığı bir mektupta "Yaşamak sadece İstanbul'da baş vermiş bir ab-ı hayat değildir" diyor. Bu satırlar Necatigil'in kaderciliğini de anımsatıyor. Sizin edebiyatçı kişiliğinize babanızın bu kaderciliği yansıdı mı?

-Sanat ve edebiyat da bir noktada "değiştirebilmek, direnebilmek" değil midir?-Anılarda değinmiştim sanıyorum, bu satırlar, onun kaderciliğinin boyutlarını tam olarak kestiremesem de, bana da babamın kaderci yaklaşımını anımsatmıştı. Ancak ben kaderciliği, hiçbir zaman teslimiyet anlamında algılamıyorum; belki insanın yapabileceklerinin ve yapamayacaklarının farkında olarak yaşaması, kendini tanıması, sorumluluklarının bilincinde olması... Öte yandan, geleceğin tümüyle planlanabileceğine de inanmıyorum, küçük rastlantılar bir anda yaşamın akışını değiştirebiliyor. Yoksa elbette ki her anlamda değiştirme çabası olmalı, direnmeli. Ama bu direniş koşulların, yeteneklerin, sorumlulukların, özellikle de ödenecek bedellerin farkında olarak gerçekleştirilmeli. Necatigil benim başucu şairim, ustalarımdan biri. Bir okur olarak mutlaka ondan da, başka ustalardan etkilendiğim gibi etkilenmişimdir. Babamın, hem kendisine hem de çevresine karşı olan sorumluluk duygusu hep ön planda geliyordu, bu duygunun gerektirdiği yaşam tarzını ve davranış biçimlerini izleyerek büyüdüm. Her baba-kız ilişkisinde olduğu gibi, belli bir dünya görüşümün, temel doğrularımın oluşmasında da etkileri olmuştur ve bu etkiler, farkında olmadan yazdıklarıma da yansımıştır.


Emeğe saygı...

-Çoğu zaman Behçet Necatigil ismi akla yalnızlığıyla birlikte gelir. "Bir gün giderler de kalırsınız yalnız/Eski odalarda gece/Bir saat gib durmuş sabahtan/Her şey onlar gidince" dizeleri Necatigil şiiri denince anımsadığım ilk dizeler. Siz o zamanlar bu dev yalnızlığı Behçet Necatigil'de hissettiniz mi?

- Belki günlük yaşamımızda çeşitli paylaşımlarımız olduğu için hissettiğimi söyleyemem. O dönem çok gençtim ve algılamalarım farklıydı. Babamın şiirlerinde baskın olan yalnızlık duygusunu daha çok, sonraları, şiirlerini okudukça, ya da yaşamın içinde benzer duyguları hissetmeye başladıkça fark ettim. Bir de şiirlerini okuduğumuzda algıladığımız yalnızlıkla, yaşamının genelindeki yalnızlık duygusunu karşılaştırmak ne kadar doğru, bilemiyorum.



-Babanızın kendi geçmişine olan tutkusunu ve özsaygısını biliyoruz. Nitekim Behçet Necatigil denince de akla onun büyüleyici arşiv çalışmaları gelir. Edebiyatımızda bıraktığı izde ve mirasta onun geçmişine duyduğu büyük özlemin rolü var mı sizce?

-Babamda var olan duygu geçmişine duyduğu özlemden çok, geçmişe sahip çıkmaktı sanıyorum. Arşiv çalışmalarının kökeninde de hep bu bakış açısı yatıyor. Emeğe saygı, geçmişteki çabaları unutmamaya, değerlendirmeye ve unutturmamaya çalışmak... Babamı düşündüğümde, öncelikle aklıma gelen kavramlar; sorumluluk, kimseye yük olmama çabası ve emeğe saygıdır! -"Kuyruk" şiirinde "Hem bazı kayıplar bir bakıma kazançtır" dizesinde onun umuda olan bağışıklığı seziliyor. Fakat bu umutlu dizeler, onun sokaktan kaçışıyla, kendi yalnızlığına sığınışıyla bir yerde duygusal bir tezat oluşturabiliyor. Bu içe kapanışın bir sebebi var mıydı?-Bu şiirin hikâyesini annemden dinlemiştim. Babam, soğuk bir gün, sabahları yalnızca tuzsuz beyaz peynir yiyebilen anneanneme peynir almak için kuyruğa girmiş. Zaten hastaymış, uzun süre kuyrukta bekleyince ateşi yükselmiş ve çok ağır bir grip geçirip günlerce iyileşememiş. Ardından da "Kuyruk" şiiri gelmiş. Az önce değindiğim "sorumluluklara" küçük bir örnek belki! Anılarda da yazmıştım, babamın şiirlerinden algıladıklarımı, onun gündelik ve oldukça sıradan görünen yaşantısıyla bağdaştıramadığım bir dönem olmuştu. Kendisini "harcadığını" düşünüyor, bir eş ve baba olarak üstlendiği sorumlulukların, yaratıcılığını engellediğine inanıyordum. Ancak yıllar içinde şiirlerini biraz daha iyi yorumlamaya başladıkça, bu şiirlerin farklı koşullarda yazılamayacağı düşüncesi giderek ağır bastı. Pek çok şiirinin yaratılma koşullarını o "sıradan" yaşam oluşturuyordu. Sonuçta babamın ödediği bedellerin hep farkında olarak yaşadığına inanıyorum. Şiirin devamında yer alan ;

"Nitekim kuyruklarda ben hava aldım
Ya başka alanlarda Acaba."
dizeleri de bunu gösteriyor. Şunu da eklemekte fayda görüyorum ki; şu anda olduğu gibi, yaptığım söyleşilerde, katıldığım etkinliklerde babama ilişkin sorular yöneltiliyor. Böyle olmasını da çok doğal karşılıyor, elimden geldiğince yanıtlamaya çalışıyorum. Ancak bu yanıtlar yalnızca, tanıdığım kadarıyla "babam"dan ve ortak yaşamımızda gözlediklerimden yola çıkarak yaptığım yorumlar; yoksa kendimi kesinlikle Necatigil'in sanatçı kimliğini ve şiirini edebi anlamda yorumlayacak konumda görmüyorum.



"Susmak bazen konuşmaktan daha güç bir protesto şekli"

-Behçet Necatigil "Susanlara birşey sormayınız", "Susmak gururu besler" derdi hep. Susmak belki onun için sanıldığı kadar da pasif bir eylem değildi. Hatta kendince hayata ve düzene karşı bir protesto olarak da algılanabilir mi?

-Yorumunuza katılabilirim, özellikle de;

"Bir kişiyle bile konuşulamaz şeylerle
Doluyken bardak
Saplandığın derinden çıkma söz
(Çıksan ne olacak?)"
dizelerini anımsadığımda. Ya da evde çok sık yinelediği;
"Anlatınca bir şeyler ölüyor
Bir şeyleri birazda uzaktan görmeli!"
dizeleri. Susmak, bazı durumlarda konuşmaktan çok daha güç; insanın kendini anlatamayacağını ya da anlaşılamayacağını hissettiği durumlarda sığındığı bir eylem, bir anlamda da protesto belki. Bu yalnızca babam için geçerli değil, birçok kez yaşadığımız bir durum


.-Size "Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazandıran "Yorgun Anılar Zamanı'nda" yer alan "İlk Öyküm" adlı öykünüzde kendinize bir başlama cümlesi arıyorsunuz. Bir yazar olarak edebiyat hayatınızda tüm başlama cümlelerinizi kaybettiğiniz, kelimelerinizin tükendiği zamanlar oldu mu?

-Bu pek sık başıma gelen bir durum değil, genellikle başlangıç cümlesi zihnimde çok net olarak belirdikten sonra yazmaya başlıyorum. Bir öykü, yazmaya oturduğumda ana hatlarıyla, içerdiği duyguyla ve kendi diliyle, zihnimde ortaya çıkmış oluyor. Ardından defalarca yeniden okuyup gözden geçirmeler, kurgu ve dil ile ilgili düzeltmelere yönelik oluyor. Zaten bir solukta yazıp bitiremiyorsam, istediğim gibi de olmuyor o öykü. Şimdilik tüm sözcüklerin tükendiği anlarda yazmaya çabalamadığım için böyle bir sorunum yok.-Aynı öyküde kültür sömürüsüne ve toplumun kalıtsal değerlerinin yabancılaştırılmasına da ince göndermelerde bulunuyorsunuz....- Söylediğiniz gibi, o öyküde bazı kavramlarla biraz dalga geçmek istedim. Yazmayı da, dans ya da takı kursuna gitmek, yoga yapmak gibi zaman zaman moda olan uğraşlar gibi algılayıp, "üç saat boş zamanım var" diyerek 'yazma' modasına uymak isteyen bir kadını anlatmaya çalıştım. Belki biraz da kendimle dalga geçtim diyebilirim, "kurmacadan" söz ederken, yine yaşanmışlıktan yola çıkan bir insana gönderme yaparak!


-Babanızın geçmişe olan duyarlılığı sizin öykücülüğünüze de yansımış. "Yorgun Anılar Zamanı'nda" çoğu kez geçmiş zaman öykülerinizin ana damarlarını belirliyor. Siz bu bakımdan Necatigil soyadının edebiyatçı kimliğinize yüklediği sorumluluğu taşıdığınızı hissediyor musunuz?

- Babamın etkisi ne kadardır, bilemem, ama ben de geçmişime ve anılarıma sahip çıkan biriyim. Yıllar geçtikçe, anılar biriktikçe daha da belirginleşen bu özelliğim, farkında olmadan öykülerime de yansıdı. Belki de öykü yazabilmemin temel nedeni bu. Necatigil soyadına gelince... Ailesinden ve yetiştiği ortamdan, dolayısıyla geçmişinden hoşnut olan herkes gibi, ben de edebiyatçı kimlikten bağımsız olarak soyadımın bana yüklediği sorumluluğu taşımaya çalıştım. Bu soyadının kabul görmüş bir edebiyatçıya ait olması, sorumluluğa farklı bir boyut da ekliyor elbette. Özellikle, ölümünden sonra onun ismine, yapıtlarına sahip çıkmak, şiirin yaşamındaki en önemli kavram olduğunu düşünerek adına bir şiir ödülü oluşturmak, bu ödülü sürdürmek Necatigil ailesinin ortak sorumluluğuydu. Hepimiz yıllardır bu sorumluluğu elimizden geldiğince taşımaya çalıştık. Benim çok sonraları babama ilişkin bir anı kitabı yazmamın ardından başlayan öykücülük serüvenimin, bana farklı bir sorumluluk daha yüklediği düşünülebilir, ancak bunu ne şekilde taşıdığımın yorumunu benim yapabilmem çok güç. Böyle bir sorumluluk varsa, yalnızca "elimden geldiğince taşımaya çalışıyorum" diyebilirim.


" Anılar, bir zincirin halkaları gibi, ayrılmıyor..."

-"Hayallerin de öğretilerle ve koşullarla sınırlandırılabildiğini" yazıyorsunuz. Bu perspektiften bakınca öğretiler ve koşullar bizim hayatımızın dalgakıranları mı? Bir yazar olarak değerlendirirseniz, bu dalgakıranları insan nasıl aşmalı?

- Haklısınız, içinde bulunduğumuz koşullar, öğrendiklerimiz, bildiklerimiz hayallerimizi de sınırlıyor, bir anlamda dalgakıranlarımız yani. Keşke bunları aşmanın kesin bir yolu olabilseydi ve aşabilseydik! Başka dünyaların da var olduğunu bilmek, farklı görüşlerin olabileceğinin de ayırdında olmak, aşma çabasına girişebilmek için dar bir alan da olsa, bir yoldur en azından diyebilir miyiz? Farklılıkların farkında olabilmek bile, bir ölçüde koşullara bağlı.


-"Ufukta Tek Kurşun" adlı öykünüzde, öykünün kahramanı kaderciliğe sığınan, tekdüzeliği yıkamayacağına inanan, denize ulaşarak özgürlüğü yakalayanlara öykünen bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Fakat deniz de bir yerde özgürlük demek değil midir? Öykülerinizde bu tür imgelemlere ve sembollere sık sık yer verir misiniz?

-Öykülerimde deniz sıkça yer aldığına göre, sanırım ben de denizi özgürlüğün simgesi olarak algılayanlardanım. Ancak imgeden öteye geçemeyen bir özgürlük kavramı, nereye kadar yardımcı olabiliyor ki? İnsanın ruhu özgürleşemediği sürece her şey bir öykünme olarak kalmaya mahkum. Öyle ki, o öyküde de az önce değindiğiniz koşullarla ve öğretilerle sınırlanmış hayaller söz konusuydu. İlk kitabımda yer alan "Denizler Dört Duvar" adlı öykümde de bu karşıtlığı vurgulamak istemiştim. "Deniz" ve "Duvar", özellikle de "Dört Duvar" ilk bakışta asla bir araya gelmemesi gereken sözcükler. Geçmişimiz, özellikle de çocukluğumuzdaki yaralar sıkı sıkıya bağlıyor bizi, bir anlamda ruhumuzun özgürleşmesini engelliyor. Her iki öyküdeki kadın tipleri farklı da olsa, geçmişten taşıdıkları, bugünkü duruşlarını şekillendiren durumları aşamayarak aynı sorunu yaşıyorlar.


-"Yorgun Anılar Zamanı" size 2005 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazandırdı. Bu başarıda babanızın size bıraktığı manevi ve edebi kalıtın payı nedir?

-Başlangıçta, Necatigil'in evinde büyümenin, yıllardır şiirle ve edebiyatla iç içe olmanın, gerek baba-kız, gerekse usta-okur ilişkisinden aldıklarımın sizin sözünü ettiğiniz "manevi ve edebi kalıtı" oluşturduğunu düşünürken, zaman içinde bu bakışımda farklılıklar oldu. İyi bir okur olmanın çok önemli olduğuna inanıyorum. İyi bir okur olma çabam ise, baba evindeki ortamın doğal sonucu. Başkalarının belki de binbir güçlükle ulaşabileceği kitaplar, dergiler her an elimin altındaydı ve daima edebiyat çevrelerine yakındım. Bunlar, elbette o dönemde pek de farkında olmadığım avantajlardı. Ancak yolumu çok farklı çizmiştim, mühendislik ve işletme eğitimi aldım, uzun yıllar mesleğimde başarılı olabilmek için kendimi geliştirmeye çalışırken, edebiyatla ilişkim yalnızca bir okur düzeyindeydi. Babamın ölümünden yaklaşık yirmi yıl sonra, anneme yazdığı mektupları ("Serin Mavi") ablam Selma Esemen ile birlikte yayına hazırladık. Babamla ilgili anılarımı, onun yaşam öyküsüyle birleştirerek yazmayı uzun süredir istiyordum, çalışmaya da başlamıştım. Mektuplarda karşıma çıkan, o güne dek algıladığımdan biraz daha farklı görünen Necatigil kimliği, bende bu çalışmayı bir an önce bitirme isteğini yarattı. Amacım, Necatigil'in şiirlerinin ve yaşamının daha iyi anlaşılmasına az da olsa katkıda bulunacak bir çalışma yapmaktı, ötesini hiç düşünmemiştim.

O dönemde babamın geçmişine, yapıtlarına, ortak yaşamımıza biraz daha yakından bakmak, farkında olmadan kendi iç dünyama da bakmamı sağladı. "Çok Şey Yarım Hâlâ"nın önsözünde belirtmiştim, "Günün birinde yazmaya başlayınca, yıllarca neyi beklemiş olduğumu anladım. Babamdan bende kalanlara kendi yaşamımla, yaşanmışlıkla gerçeklik kazandırmayı beklemiştim galiba. Yaşadıkça, her şey daha iyi oturdu yerli yerine, anılar canlandı sanki; şiirler ise yaşamın ta kendisi oluverdi" diye. Anılar, bir zincirin halkaları gibi, birbirinden ayrılamıyor. Babama ilişkin anılara geri dönmek, belleğimde, tüm yaşanmışlıkları, önünden geçip gittiğim pek çok ayrıntıyı canlandırdı. Öyküleri oluşturan zemin de, bu ayrıntılar oldu. Önceleri yayımlanabileceğini düşünmemekle birlikte babamın yakın bir dostunun yüreklendirmesiyle devam ettim. Örneğin, yolun başındaki birinin yazdıklarını okutabileceği yetkin bir edebiyatçıy kolaylıkla ulaşabilmesi çok önemli bir avantaj. Daha sonra, yine babamın bir dostunun görüşlerini alarak dosyamı yayınevine götürdüm. Belki Necatigil adı, bana dosyamı postayla göndermek yerine, randevu alıp götürme avantajını sağladı. Yine edebiyat çevrelerine yakın olmanın sağladığı bir avantaj! Sonuç olarak, başlangıçta ben de yalnızca sizin belirttiğiniz "manevi ve edebi kalıttan" söz ederken, çeşitli ortamlarda sorulan sorular ya da aldığım yorumlar üzerine zaman içinde "avantajlardan" söz etmeye başladım. Hâlâ farkında olmadıklarım da var belki, bunları da başarabildiğim ölçüde başkalarının yorumlarından anlamaya ve algılamaya çalışıyorum.



geri