Bu sayfadasın: Anasayfa Söyleşiler Okumanın ve yazmanın anlamı içimizdeki ıssızlığı bölmek

Söyleşi Okumanın ve yazmanın anlamı içimizdeki ıssızlığı bölmek

Okumanın ve yazmanın anlamı içimizdeki ıssızlığı bölmek

Feridun Andaç

Babası Behçet Necatigil'in mektupları ve anılarını derlediği kitaplarıyla tanıdığımız Ayşe Sarısayın, geçen yıl"Denizler Dört Duvar"adlı ilk öykü kitabıyla Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü almıştı. Sarısayın, toplumun çeşitli kesitlerinden kadınların öykülerini anlattığı "Yorgun Anılar Zamanı" kitabı ile de bu yıl Sait Faik Hikâye Armağanı'na değer bulundu. Ayşe Sarısayın ile edebiyatı/öyküyü seçme serüvenini ve bu dünyayı nasıl inşa ettiğini konuştuk.



Yazdığınız öykülerle zaman denizinde bir yolculuğa çıkarıyorsunuz bizi. "Denizler Dört Duvar" ile "Yorgun Anılar Zamanı"ndaki öykülerinizi zaman/mekân duygusuyla birlikte kadın duyarlığının yansıdığı durumlar, onların yaşantılarından kesitler üzerine kuruyorsunuz. Başka bir yazı biçimine değil de öyküye yönelmenizde etken olan neydi?



Genellikle anlık çağrışımlardan yola çıkarak yazdığım için, öyküye yöneldim sanırım. "Bir solukta"yazılan bir metin  olması, öykünün yazarken de, okurken de beni sarıp sarmalayan yönü. Kendimi alabildiğince özgür hissediyorum öykü ortamında. Önceden uzun uzadıya kurgulamamak, içimde yaşadığım gibi aktarabilmek öyküyü çekici kılıyor.


Öyküde başlama noktanız nedir? Bir konuya, hayattan duruma, kesite yönelmenizde belirgin olanı anlatmanızı istesem…



Tüm öykülerimin çıkış noktası aynı hemen hemen; bir anlık şiddetli bir etkilenme, ardında yaşanmışlıklar, az ya da çok. Geçmişte önünden geçip gittiğimi sandığım bazı ayrıntılar, bugün herhangi bir çağrışımla netlik kazanıyor. Bir andan yola çıkarak, görünenin ardında olup bitenleri açmaya çalışıyorum kendimce.


Buradan yazı ile ilişkinize dönelim. İlk kitabınız "Çok Şey Yarım Hâlâ"anılar demetini getiriyordu. Öncesinde babanız Behçet Necatigil'in annenize yazdığı mektupları yayıma hazırlamıştınız. Babanızdan yansıyan anıları yazmaya öneliminizi şöyle açımlamıştınız: "Günün birinde yazmaya başlayınca, yıllarca neyi beklemiş olduğumu anladım."



Babamdan bende kalanlara kendi yaşamımla, yaşanmışlıkla gerçeklik kazandırmayı beklemiştim galiba. Onu daha iyi anlayabilmek için, yaşamın farklı evrelerinden geçmeyi, sağlam dostlukları, sevgileri, hüzünleri, acıları yaşamayı beklemiştim.


Bekleyerek vardığınız noktada anıların üzerine gidersiniz kaleminizin ucuyla. Öncesinde yazı denemeleriniz var mıydı?



Gerçek anlamda yazı denemelerim olduğunu söyleyemem, yazmaktan çok, iyi bir okur olma çabasındaydım yıllardır. Böyle olması da çok doğaldı, dört bir yanı kitaplarla dolu bir evde büyüdüm. Sürekli odasında,  masa başında çalışan bir baba modelim vardı, annem, ablam, hep kitap okuyan insanlar...  Dolayısıyla okuma yazma öğrendiğim anda, ben de girdim kitapların büyülü dünyasına.  Edebi anlamda yazma çabam olmadıysa da, yazıyla aram her zaman iyiydi.  Günlük tutmak, hayatla başa çıkamadığım anlarda uzun uzun yazmak, kendimi daha iyi ifade edebileceğime inandığım durumlarda yakın çevremdeki birkaç kişiyle konuşmak yerine yazışmak gibi alışkanlıklarım vardı çocukluğumdan beri.


Behçet Necatigil, sizin yazıyla bir yakınlık kurabileceğinizi gözlemiş miydi?

Sanmıyorum, dediğim gibi, ciddi bir yazı denemem yoktu, ayrıca meslek olarak edebiyatın çok dışında bir alan seçmiştim. Babamla ancak "okuma önerileri"konusunda sınırlı paylaşımlarımız olabilmişti, o da son yıllarda. Birkaç kez de almancadan yaptığı radyo oyunu çevirilerine yardım etmiştim. Alman filolojisine girersem başarılı olabileceğimi söylemişti, üniversite sınavı öncesi tercihlerimi yaparken, ama o zamanki hedeflerim çok farklı olduğu için üstünde durmamıştım.


Sizin için asıl besleyici olan, yazıya yakın durmanızı sağlayan neydi; şair babanın duruşu mu, yaşanılan kültür ortamı

mı, hayatı kavrayış biçimi mi?


Babamın etkisi çok fazla sanıyorum, çünkü ilk yazı denemem, ona ilişkin anılar oldu. Anıları yazmamı sağlayan da, sizin de değindiğiniz, ablamla birlikte yayına hazırladığımız aile mektupları, "Serin Mavi"… Anıları yazarken babamla, babamın şiiriyle ve belki de kendimle, çok daha "içerden"tanıştım. O dönemde, yalnızca tüm yaşanmışlıklara değil, o güne dek okuduklarıma da geri döndüm farkında olmadan. Bunca yılın birikimi, her anlamda, yazmaya yönlendirdi beni. İlk öykülerimden biri örneğin, "Sandık Odaları", öykünün başına da almış olduğum bir Necatigil şiirinden hareketle yazıldı.

"Eskiden sandık odalarında daha bir süre
Pek göze batmadan yatılabilirdi,
  Şimdiyse sabırsız bekleyenler varsa
Tez boşaltmak gerekir şilteleri."
Bu dizeler, yalnızca ilk çocukluğumda kalmış silik bir anneanne resmini değil, belki yaşlılıkla ilgili okuduğum her şeyi, algılamadan önünden geçip gittiğim tüm yaşlıları anımsattı bana. Bu yüzden, öncelikle birikim ve ardından da hayatı kavrayış biçimi diye yanıtlayabilirim sorunuzu.


Öykülerinizde, edebiyatımızda 1980 sonrasında iyice belirginleşen bir duyarlığın izleri var. Yazarın kimliğinin baskın olması değildir sözünü ettiğim. Ele aldığınız, bir tür tanıklığını getirdiğiniz kadının/kadınların durumu. Bunu şöyle yorumlayabilir miyiz; hayatta yakın duruşun getirdiği bir gözlemin sonucudur bunlar?


Yorumunuza katılıyorum, "yakın duruş" diye nitelediğiniz durum, benim de anlatmaya çalıştığım "önünden geçip gittiğimiz ayrıntılar"da bir an da olsa durmak belki, görünenle yetinmeyip gerilerde neler olup bittiğine bakmak. Pek çok şeyin göründüğü gibi olduğunu sanmıyorum. Dışarıya sergilediğimiz kimliklerin ardında çok farklı durumlar olabiliyor. Bugünkü duruşumuzu belirleyen bir geçmiş, özellikle de çok önemli olduğuna inandığım çocukluk dönemi. "İçeri"ye girme, en azından eğilme çabasındayım.


Hayata tutunmaya çalışan, sıkıştıkları yerden dışarı çıkmayı özleyen kadınların durumu... Bazen de bu hayatlara aykırı duruşun sesini getiren bakışın yansısı... Öykülerinizin bu yanları üzerinde duralım istiyorum.


Hepimizin bir anlamda hayata tutunmaya çalıştığımızı düşünüyorum, sıkıştığımız yerler ve tutunma biçimlerimiz çok farklı da olsa. Hayat, genel anlamda, üstlendiğimiz rol ne olursa olsun, nasıl yaşarsak yaşayalım kuşatıyor bizi. Pek çok kadın, sıkıştığı yerden çıkmayı özlese de, çeşitli nedenlerle aynı biçimde sürdürüyor hayatını. "Farkında olarak" yaşayan ve bu şekilde yaşamanın güçlü kıldığı kadınlar tanıdım belki. Bedelini ödemekten korktukları için değil yalnızca bu tavır,  her durumda ödenecek bedeller var çünkü.


Bireyin yalnızlığının konumlandığı durumları ele alırken usta işi bir gözlem, derinlikli bakış söz konusu. Bakışınızın iz düşürdüğü hayatların yazıda yoğunlaşmasını nasıl kuruyorsunuz?


Gözlem, öncelikle önemli herhalde."Derinlik" duygusunu oluşturabiliyorsam bakışımda ve yazdıklarımda, bu çok sevindirir beni. Herhangi bir duyguyu tüm yoğunluğuyla hissetmek için kendime izin verdiğim zamanlarda yakalayabiliyorum belki bu bakışı. Bir durumu, bir gözlemi, bir anıyı gerçeğe en yakın algılamak için kendime fırsat yarattığımda ancak...  Bu fırsatları da,  en çok yazarken yaratabiliyorum sanırım, ya da yazma öncesinde, metni zihnimde oluştururken. Kimlik kaygısını bir kenara itip kendimi rahat bıraktığım anlarda...


Öykünüzün odak noktasında giderek kadının kimlik arayışı, gündelik yaşamın getirdiği açmazlardan çıkmak için verdiği mücadele... Bir anlamda kopuş ve savrulmanın getirdiği durumlar, yaşanılanlardan kesitler yer alıyor. Sizi buraya yönlendiren duygu…


Yaşamayı hep fazlaca ciddiye aldım galiba. Bulaşık yıkamak, pilav pişirmek ya da finansal tablolar hazırlamak, hepsi de önem verilmesi gereken, ciddi işlerdi. Çevremle de aynı nedenle ilgili olmaya çalıştım sanırım.  Ciddiye almak; yakından gözlemlemeyi, fikir yürütmeyi, anlayabilmek ve çözüm üretebilmek için "kendini karşındakinin yerine koymayı" getiriyor, ne kadar başarılabildiğ tartışmalı olsa da. Sorunuzun yanıtı tek bir duygu değildir bence, yaşadıklarımdan ve çevremde yaşanılanlardan bende kalan birbirinden çok farklı duyguların bileşimi diyebilim ancak.


Mekân duygusu sizin bağlayıcı, bireyin varoluşunun anlamını serimleyici bir yanınız. Kimlik duygusunu tanımlayan, açımlayan da bir olgu üstelik. İçten dışa bakarken yabancılaşmanın rengini burada da görebiliriz. Nedir sizi mekânların ardına düşüren?


Mekânların öneminin birkaç yıl önce farkına vardım, anıları yazarken. İlk çocukluğumu geçirdiğim, çoktan unutmuş olduğumu sandığım ilk evimi hiç unutmadığımı şaşkınlıkla fark ettim. Birçok ayrıntı kolaylıkla canlanıverdi o dönem, en başta da babamın o evdeki görüntüsü. Hayal miydi anımsadıklarım, gerçek mi, bilemiyorum. Bunda babamın şiirlerinin etkisi çoktur mutlaka. Yıllar yılı Necatigil şiiriyle içiçe olmak, izin vermedi belki o evi unutmama. Anımsamak, geriye dönmek bir zincirin halkaları gibi, çocukluğumun mekânlarında dolaşmaya başladım farkına varmadan. "Taze Ceviz Kokusu"ndaki evler: Yoksulluk kokan bir Akaretler evi, dedemin bodrum katı rutubet ve is kokan, beni hep ürküten evi. Babamın "Eski Sokak" şiirinde değindiği evler, benim "Gökyüzü Masalları" adlı öyküyü yazmamı tetikleyen. Yine "Eski Sokak"tan yola çıkan "Atları da Vururlar", sonra "Maçka Palas", yine çocukluğumun evlerinden biri, belki de en sevinçlisi... 

Evet, evler ya da genel anlamda mekânlar önemliymiş benim için gerçekten de. Anıları yazarken fark ettiğim bu durum, Yüksel Pazarkaya'nın ";Yorgun Anılar Zamanı" için yazdığı Varlık dergisinin Nisan sayısında yayımlanan bir yazısını okuyunca iyice somutlaştı. "Öykülerdeki anlatan ben'in belleği de, anımsamayı mekânlar üzerinden işletiyor. Çocukluk anıları mekânlara, yani evlere, odalara bağlı olarak canlanıyor, ancak oradan kişilere geçiyor."diyordu yazıda.


Bireyin arayışı, unutulana yüzünü dönmesi; anımsamanın bilinciyle bu hayatlara bakarken günümüz insanının en temel sorunlarına da değiniyorsunuz. Kentte yaşanılanların dipsularını gösteren bir bakışla üstelik. Oralarda gezinmenin bir anlamı, bir karşılığı olmalı…


Kentte doğdum, kentte yaşadım, aşağı yukarı aynı çevrelerde dolaştım. Dolayısıyla hep kentten ve benzer çevrelerden gözlemlerim oldu. Yazdıklarımda da bu çevrelerin izleri var doğal olarak, daha çok da kadınların. Yaşamın belli kesitlerinin, kadınların penceresinden nasıl göründüğünü anlamaya çalıştım, kendimden de yola çıkarak. Kentlerde özgürce yaşıyor gibi görünen kadınların, bir türlü özgürleşemeyen ruhları, kimlik arayışları… Belki kuşatılmışlık, sindirilmişlik duygusu...  Bu duygular, yalnızca kadınlara özgü değil kesinlikle, ama kadınların iç dünyaları bana daha yakın geldiği için onlara eğildim sanıyorum.


Katmansal bir bakışa sahipsiniz, bu bakışınızı da yalınlık içinde ortaya koymaktasınız. Nasıl başlarsınız yazmaya, kaleminizin ucuyla nerelerde gezinmeyi yeğlersiniz, nerelerdir sizin yazma ortamınız?


Bir söyleşimde yazmayı, eski bir kazağı sökmeye benzettiğimi söylemiştim. Çocukluğumda, el örgüsü eski kazaklar sökülürdü, yünleri başka bir biçimde yeniden değerlendirmek için. İpliğin ucunu doğru yerden  çekerseniz, hiç takılmadan sökülüp gider birkaç dakika içinde. Doğru yerden başlamak gerekir elbette, takıldığı yerde de düğümü sabırla çözmek, hırpalamamak, zedelememek. Kimbilir kaç yıldır aynı biçimde olan ve artık algılamadığımız kazak, bambaşka bir dokuya dönüşür, ardından da farklı bir kalıba girer yeniden. Yazmak bu anlamda bir eylem benim için.  Yazmaya oturduğumda genellikle ana hatlarıyla zihnimde ortaya çıkmış oluyor bir öykü. Bazen bir anlık bir çağrışımla, kısa sürede şekilleniveriyor, bazen de izini sürdüğüm bir duygunun ya da durumun beni uzun süre kuşatmasına zaman tanımam gerekiyor. "Yalnızlık Çeşitlemesi"başlığı altında topladığım öykülerin bazıları, uzun süre o duygularla birlikte yaşamayı gerektirmişti örneğin. Kazağın sökülmesi dediğim, sanırım bu süreç. Somut anlamda yazmaya başlayınca ise, sökülen yünün değişik bir kalıba aktarılmasına geliyor sıra.


Geldiğiniz noktada yazının/öykünün anlamı nedir sizin için?


"Hayatı kavrama biçimi", "Kendimle hesaplaşma" ya da "Hayata katlanmanın yolu" gibi bir yanıtım yok ne yazık ki,çünkü ben de bilmiyorum tam olarak. Yazıların anlamı içimizdeki ıssızlığı bölmek belki, hem okuma hem de yazma bağlamında. Okuduğum bir metinde, çok içerden hissettiğim, ancak o güne dek tanımlayamadığım bir duygu yakaladığımda çok sevinirim, "Yalnız değilim" duygusudur bu sevinci yaratan. Yazarken ise, bazen yıllar önce okuduğum bir yazarla buluştuğumu hissediyorum zaman zaman. Müthiş bir duygu bu. Sanırım ben de yazdıklarımla, birkaç kişinin yalnızlığını bir an için bölmenin, birkaç kişide birkaç sözcükle de olsa bu duyguyu yaratmanın peşindeyim, bir hayal gibi...


Kimdir sizin için besleyici olanlar, yazıp okurken yol arkadaşlığı yaptığınız yazarlar?


Değişmeyen yol arkadaşım, Necatigil öncelikle. Başka başucu şairlerim de var, dönüp dönüp yeniden okuduğum, dünyasını kavramaya çalıştığım. Örneğin ilkgençlik yıllarımdan beri tutkuyla okuduğum Edip Cansever, son yıllarda Gülten Akın, Hilmi Yavuz. Şiirle beslendiğime inanıyorum, şiir çağrışımlara en açık olan, adeta kışkırtıcı bir yazı türü. Dönem dönem Kafka'yı, Oğuz Atay'ı, Adalet Ağaoğlu'nu yeniden okumayı seviyorum. Füruzan'ın, Selçuk Baran'ın, Selim İleri'nin, Pınar Kür'ün, Erdal Öz'ün unutamadığım öyküleri var, unutamadığım halde neden yeniden okuduğumu çözemediğim... Ustalarımın sayısı çok fazla, saymakla tükenecek gibi değil.


Hangi duygular sizi yazıya yakın/uzak tutar; neleri nasıl yazmayı tasarlarsınız?


İç dünyamda az ya da çok karşılığımı bulabildiğim duyguları yazıyorum genel olarak. Bazı durumlar, benim dışımda olup bitmesine rağmen beni kuşatabiliyorsa, yaşamadığım bir durum yaşadıklarıma uzanabiliyorsa yazıya dönüşmesi daha kolay oluyor. Şiddetli bir etkilenme, duygu yoğunluğu... Bu olmadığında yazdıklarım beni de tatmin edemiyor zaten, bir köşede kalmaya mahkum oluyor. Daha önce de söylediğim gibi, yazmaya oturduğumda ana hatlarıyla, kurgusuyla, hatta diliyle şekillenmiş olması gerekiyor öykünün. Gerisi ince işçilik...


İki kitabınız da iki saygın ödülü getirdi size. Bunların ivmesi dağarcığınızdaki neleri ortaya çıkaracak?


Bunu önceden kestirebilmek çok güç. Ödüllerin yüklediği önemli bir sorumluluk var, yazdığım her satıra daha fazla özen göstermem gerektiğini biliyorum yalnızca. Mesleğim ve iş hayatım günümün tümünü doldurduğu için, okumaya ve yazmaya ayırabildiğim zaman oldukça sınırlı, akşamları geç saatlerde. Belki biraz da bu yüzden, önceden plan yapamıyorum, yazma dürtüsünü hissettiğimde oturup yazabiliyorum ancak. "Çok Şey Yarım Hâlâ"yı tamamladığımdan beri hayalini kurduğum, ancak bir türlü cesaret edemediğim bir çalışma daha var aklımda. Çok severek okuduğum bir başka şair için anı/biyografi yazmak. Babamla ilgili anılarım yazmaktan farklı, çok daha güç; daha fazla zaman ayırmayı gerektirecek bir çalışma. Belki ilerde, aktif iş yaşamım sona erdiğinde fırsat bulabilirim bunu yapmaya.


Şimdilerde neler var yazarlık gündeminizde?


Öykü yazmayı sürdüyorum yine. Şimdilik öyküye devam! Bir de almancadan çocuk kitapları çeviriyorum zaman ayırabildiğim ölçüde. İlerde ne olur, nasıl gelişir bilemiyorum gerçekten. Hiçbir şekilde planlanmadığım halde, yalnızca babama ilişkin anılarımı yazmak için yola çıkmışken, yol buraya getirdi beni. Bakalım, sonrasında nereye götürecek, ben de merak ediyorum!


Bugünlerdeki okumalarınızdan söz etmenizi istiyorum, ne türden okur, kendinizi beslersiniz?


Az önce de değindim, beslenmek açısından önce şiir, her zaman... Şiirler, en çok da Necatigil şiirleri yazmak için tetikliyor beni. Belki dizelerin ardındaki yaşanmışlıklara az da olsa uzanabildiğim için. Anı okumayı da çok seviyorum,  Selim İleri'nin anılarını, "Kar Yağıyor Hayatıma'yı okudum en son. Günümüz Türk yazarlarını elimden geldiğince izlemeye çalışıyorum, sırada bekleyen yen öyküler ve romanlar oluyor her zaman. Tahsin Yücel'den "Kumru ile Kumru"yu ve Ayfer Tunç'tan "Kapak Kızı!nı okudum son olarak, şimdi Marquez'in yeni romanı var sırada. Ancak önemli bir eksiğim var, özellikle son yıllarda ağırlıklı olarak Türk edebiyatın izlemeye çalıştığımdan dünya edebiyatını kaçırıyorum büyük ölçüde. "Malina" örneğin, ne kadar çok oldu yayımlanalı, okuyamadım bir türlü. Türk yazarları öne geçiyor hep. Bir de bu aralar çok sevinçle okuduğum bir çocuk kitabı oldu: "Boyacının Penguenleri". Çocukluğumda kaç kez okuduğumu anımsamıyorum, ablamla paylaşamazdık bir türlü. Sonra nasıl olduysa kaybolmuştu.  YKY!dan yeniden çıktığını duyar duymaz gidip iki tane aldım hemen, kendime ve ablama. İkimize de çok iyi geldi, yıllar sonra "Boyacının Penguenleri"yle buluşmak. Bazı şeyler hiç unutulmuyor…


(Bu söyleşinin kısaltılmış şekli 4-5 Haziran 2005 tarihli Dünya Cumartesi-Pazar'da yayımlanmıştır.)

 



geri