Bu sayfadasın: Anasayfa Söyleşiler Erdal Öz: Unutulmaz Bir Atlı

Söyleşi Erdal Öz: Unutulmaz Bir Atlı

“Hiçbir hayat tam olarak anlatılamaz”

Müge Karahan

6 Mayıs 2006’da kaybettiğimiz, yazar ve yayıncı Erdal Öz, Ayşe Sarısayın’ın kaleminden yeniden edebiyat gündeminde. Çocukluğundan beri şiirle beslenmiş bir yazar Ayşe Sarısayın. Şiir defterlerinden, yaşanmışlıklardan vazgeçmeden anılarına tutunarak işliyor yazdıklarını. Yakın zaman önce çıktığı öykü yolculuğuna üç ödülü sığdrımış. Şimdilerde ise başka bir hayata ve geçmişe uzanıyor yolu. Okuru da yanına katıp Erdal Öz yolculuğuna başlarken yazar, bir anı kitabına en çok yakışacak dizeleri bulup çıkarıyor defterinden ve babası Behçet Necatigil’in “Kitaplarda Ölmek” şiiriyle karşılıyor bizi. “Adı, soyadı / Açılır parantez / Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti / Kapanır patantez.”
Parantez içine alınanları gözden kaçırmamak için soruyoruz sorularımızı...

Çalışmanızın “Başlarken” bölümünde, “biyografi” sözcüğünün sizi ürküttüğünü bu nedenle de “Erdal Öz Kitabı” demeyi tercih edeceğinizi söylüyorsunuz. Bu ürküntünün sebebi kelimenin çok teknik bir ifade olması mı ya da çok iddialı olması mıydı?

İddialı olmasıydı sanırım, çünkü ne kadar çabalasam da eksik kalacağını hissediyordum. Hiçbir hayatı tam olarak anlatmak mümkün değil, birkaç pencere açılabiliyor ancak. Pek çok ayrıntı, o insanla birlikte kaybolup gidiyor. Bu açıdan da biyografi sözcüğü iddialı geliyor bana. 


Daha önce babanız Behçet Necatigil için de böyle bir kitap (Çok Şey Yarım Hâlâ) hazırlamışsınız, ancak durumun bu sefer çok daha farklı olduğunu ve daha fazla tedirgin olduğunuzu ifade etmişsiniz. Hâlbuki en yakınını anlatmanın, aileden birini anmanın daha zor olacağı düşünülür. Sizin açınızdan Erdal Öz kitabında daha zorlayıcı olan neydi? İki çalışma arasındaki fark tam olarak neydi?

Erdal Öz’le 2002 yılı sonunda tanıştım, 2006’da ise onu kaybettik. Yoğun bir dostluk, ancak sınırlı bir zaman dilimi. Babamı kaybettiğimde yirmi iki yaşındaydım, o kitabı da babamın ölümünden yirmi yıl sonra yazdım. Çocuk belleği çok ilginç, aradan yıllar geçse de çocukluğa ilişkin pek çok ayrıntı rahatlıkla anımsanabiliyor. Anıların canlanmasında babamın şiirlerinin de büyük etkisi oldu kuşkusuz. Bir insanla aynı evin içinde yaşamış olmanın getirdiği bir fark da var. Babamın ev hallerini biliyordum: annemle ve bizlerle ilişkisi, baba, eş, öğretmen kimlikleri... Erken kaybetmeme rağmen, çok daha canlı ve tanıdık bir resimdi benim için.

Çok Şey Yarım Hâlâ, bir biyografi olmaktan çok,  anılarımı, babamdan bende kalanları anlattığım bir kitaptı.  Onu yanlış yorumlamaktan ya da yanlış yorumlanmasına yol açmaktan çok çekinmiş, tedirgin olmuştum o dönem. Ancak Necatigil benim babamdı, çok yakınımdı sonuçta. Erdal Öz’ün hayatını yazmak, bu sorumluluğa daha değişik bir boyut kazandırdı. ‘Başkalarının hayatları’na uzanmak, farklı iç yolculuklara çıkarıyor insanı. Tüm kaygılara rağmen, farklı bir deneyim.


Birinin günlüklerini, mektuplarını teslim almanın yani başkasının hayatını teslim almanın sizi tedirgin ettiğini ve sınırları çizerken hata yapmaktan korktuğunuzu sıklıkla vurguluyorsunuz. Kendi duygularınızı, iç dünyanızı fazlasıyla ve açıklıkla kitaba katmanız ve bazen günlüklerinizi açmanız bu tedirginlikle hesaplaşırken kendiliğinden mi oldu; kendi ifadenizle söylersek “dışarıda kalamayışınızın” bir nedeni de bu olabilir mi?

“Erdal Öz Yolculuğu” olarak adlandırdığım günlük, bilinçli bir şekilde tasarlanarak oluşmadı başlangıçta. Gerçekten de dosyaları eve getirdiğim akşam, yalnızca kendim için, kendimi rahatlatmak için bir günlük tutmaya başladım. Kesinlikle ‘dışarıda kalmak’ gerektiğini inansam da, çalışmaya başladıktan sonra bunu başaramadığım zamanlar çok oldu. En çok da böyle durumlarda yazıyordum günlüğe. Ardından da yazdıklarımı kitaba dahil edebileceğimi düşündüm ve belli bir noktadan sonra bu amaçla sürdürdüm. Dolayısıyla yazma sürecinde yaşadıklarım, anlatmak istediklerim, kendi iç hesaplaşmalarım, bendeki Erdal Öz bu metinde yer alıyor. Bunun dışındakilerse, ulaşabildiğim kadarıyla Erdal Öz’ün hayatı.  O hayatın akışı içindeki yerini net olarak belirleyemediğim olayları, gözlemleri ya da duyguları, başka bir düzlemde, kendi günlüklerimde ifade etmek teknik olarak da rahatlık sağladı belki.


Kızı Senem Öz’ün günlüklerini aldığınızda aynı tedirginliği bu kez çok daha fazla hissediyor ve okura da hissettiriyorsunuz. Bu biraz da kız çocuğunun babayla olan ilişkisine empatiyle yaklaşmanızla mı ilgili?

Çocukların günlüklerinin, daha özel olduğunu düşünürüm çünkü. Belli bir yaştan sonra günlük tutarken bile, çok açık ve dürüst olamayabiliyor insan. Oysa çocuklar olduğu gibi, sansürsüz ifade ediyorlar kendilerini, çıplak adeta. Senem Öz’ün günlükleri, henüz okumadan bu yönden etkilemiş olabilir beni. Bir de -kitapta da değindim- zaman ya da koşullar elvermediği için yarım kaldığını düşündüğümüz ilişkilerimiz var. Babamı çok erken kaybettiğimden olsa gerek, onunla ilişkim hep biraz yarım kalmış gibi gelir bana. Belki de tüm baba-kız, anne-oğul ya da ebeveynlerle çocuklar arasındaki ilişkiler böyle az çok.


Günlüklerini okurken bilmediğiniz, tanımadığınız bir Erdal Öz’le de temas ettiniz mi? Eğer öyleyse sizi şaşırtan neler oldu?

Onu tanıdığımda, neredeyse 70 yaşına yaklaşmıştı. Oysa günlüklerinde yirmili yaşlarında bir genç çıktı karşıma. Her ne kadar tanıdığınız insanın gençliğinde nasıl biri olabileceğini tahmin etseniz de, öykülerinde, söyleşilerinde hayatına dair ipuçları olsa da, doğrudan, kendi kaleminden okumak çok farklı. "Bu yönünü hiç bilmiyordum,” diyebileceğim bir şey olup olmamasının önemi yok, belli bir yaşta tanıdığımız bir insanın gençliğine dönmek, yeni biriyle tanışmak gibi zaten…


Gülünün Solduğu Akşam
ve Yaralısın, Erdal Öz ismiyle özdeşleşmiş ancak bir o kadar tartışma yaratmış kitaplar ki bu tartışmaların büyük kısmına, belki de daha önce açığa çıkmayan ayrıntılarla birlikte kitapta yer vermişsiniz. Siz bu bağlamda ve bu tartışmalar sonrasında bu kitapları 12 Mart edebiyatı içinde nasıl ve nerede konumlandırıyorsunuz?

Bu konumlandırmayı, yıllar önce Kanayan’ı okuduğumda farkında olmadan yaptığımı düşünüyorum. 12 Mart’tan hemen sonra okumuştum Kanayan’ı, ardından Yaralısın’ı.  Çıkış noktası bir dönemin tanıklığı, yaşanmışlıklarıydı, ancak bakış açısı ‘insan’ yönündendi. O sıralar ortaokul öğrencisiydim; birileri tutuklanıyor, babamın arkadaşları götürülüyor, evler basılıyor,  gencecik insanlar öldürülüyor, ama hiçbir şey açıkça konuşulmuyor... Kendimden yola çıkacak olursam, Erdal Öz’ün yazdıklarıyla edebiyata meraklı çok genç bir okurun ilgisini çekerek onu bazı kavramlara, olaylara yakınlaştırdığını, yeni açılımlar sağladığını söyleyebiliyorum. Bu yönden de edebiyat okuru açısından işlevini yerine getirmiş sayılmaz mı?


Erdal Öz kitabı, şiirle yoğrulmuş bir metin. Bölüm başlarında şiirler kullanmışsınız ve metnin içinde konuya en yakışan şiirleri serpiştirmişsiniz. Çok sıkı bir şiir okuyucusu olmanız elbette akıllara babanız Behçet Necatigil’i getiriyor. Şair bir babayla büyümek sizin edebi yolculuğunuzu nereye kadar ve nasıl yönlendirdi?

Okuma açısından yönlendirdi öncelikle. Gözümüzü açtığımız andan itibaren okuyan bir baba ve anne modeli görmek,  kitaba hiçbir çaba göstermeden ulaşabilmek, okumaya henüz küçük bir çocukken yemek yemek, su içmek gibi koşullanmış olmak çok önemli. Şiiri sevmemde kuşkusuz babamın etkisi çok büyük. Kimi şiirlerin oluşumuna tanık olmak, şiirle yaşayan bir evde büyümek, bazı sorularımızın yanıtlarını dizelerle almak…

Bölüm girişlerine aldığım şiirlerin pek çoğunu Erdal Öz’ün el yazısı şiir defterinde de görmek, bu çalışmanın en keyifli yönlerinden biri oldu benim için. Erdal Öz, şiiri çok seviyordu, edebiyata şiirle başlamış, şiiri uzun süre bırakamamıştı. Onun kitabı da şiirsiz olmazdı, olamazdı.

 



geri